CGTN / Javier Solana

Avrupa’nın güvenliği bir kez daha dünyanın jeopolitik gündeminin zirvesine yükseldi. Ukrayna’daki krizi yatıştırmak için devam eden diplomatik çabalara rağmen, Rusya ile Batı arasındaki gerginlik ve şüphe hali Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş seviyeye ulaştı. Bu üç temel sütuna -ABD, Rusya ve Avrupa- dayanan mevcut bölgesel güvenlik çerçevesinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor. 

Avrupa’nın güvenliği sorununun üzerine eğilmesi hafta sonu yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda (MSC) Atlantik’in her iki tarafından siyasi liderler ve uluslararası ilişkiler uzmanları arasında yapılacak görüşmelere kuşkusuz hâkim olacak. Ancak Ukrayna’daki ciddi duruma ilaveten teknolojik ve dijital yeniliğin güvenlik üzerine etkisi de görünür şekilde ön plana çıkacak. 

Ukrayna konusunda devam eden jeopolitik gerginlikler, “etki alanları”, “NATO’nun genişlemesi”, “toprak bağımsızlığı” ve “Sovyet sonrası güvenlik alanı” gibi terimlerin sık kullanımında yansıtılan geleneksel, ağırlıklı olarak coğrafi güvenlik düşüncesini yansıtmaktadır. Ancak bu sözcük hazinesi mevcut NATO-Rusya çatışmasını anlamada zorunlu olmasına rağmen, son 25 yıldaki küreselleşme ve teknolojik ilerlemelerin yol açtığı önemli jeopolitik değişimler giderek onu gölgede bırakacak.

TEKNOLOJİK İLERLEMELERİN YOL AÇTIĞI ÖNEMLİ JEOPOLİTİK DEĞİŞİMLER

Bunun sebebi, jeopolitik karşılıklı bağımlılık ve görünüşe göre sonu gelmeyen teknolojik yenilik küresel çatışmanın doğasının değiştirmiş olmasıdır. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin yayımladığı makalelerden oluşan Bağlanırlık Savaşları’nda açıklığa kavuşturulduğu gibi, küresel sistemin hiper bağlanırlığı aktörlerin -açık bir savaşa başvurmadan- ekonomilerimizin bağımlı hale geldiği internet gibi diğer jeopolitik alanlarda ciddi zarar vermeye olanak sağlıyor. Bu yüzden Ukrayna üzerindeki çatışmanın sibernetik boyutu hafife alınmamalıdır. Ocak ayında siber suçlular birkaç Ukrayna hükümeti internet sitesini saatlerce devre dışı bıraktılar ve Ukrayna vatandaşları ile onların kişisel verilerinin gizliliğini tehdit eden mesajlar yayınladılar. 

Daha önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümeti 2017 yılında Ukrayna’yı hedef alan “NotPetya” siber saldırısının toplam 10 milyar dolar küresel zarara yol açtığını, bunun şimdiye kadarki en yıkıcı saldırı olduğunu tahmin ediyordu. Bu kötü amaçlı yazılım bütün dünyaya yayılmadan önce Ukrayna’nın bilgisayar sisteminin yüzde 10’una bulaştı. Dahası o zamanki ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın 2012 yılında uyardığı gibi, uzak gibi görünen önemli ABD altyapısını felç edecek bir “siber Pearl Harbor” olasılığını göz ardı edemeyiz. Her hâlükârda siber saldırılar ve sonuçları tehlikeli biçimde sıklaşıyor ve biz hala bu tehdide karşı koyacak yeteri kadar güçlü kuruluşlar ve altyapıdan yoksunuz. 

Harvard Üniversitesinden Joseph S. Nye, Jr. “Gücün Geleceği” adlı kitabında, 21. yüzyılın ana eğilimlerinden birinin devletlerin jeopolitik nüfuzunu kaybetmesi olduğunu savunuyor. Siber uzay bunun açık bir örneğidir. Önde gelen güçler denizi, hava sahasını ve dış uzayı kontrol etmede eşsiz bir yeteneğe sahip olabilir, ancak dijital dünyada kıyaslanabilir bir üstünlüğe sahip değiller. Dahası, siber uzayın doğası saldırganlık eyleminin maliyetini önemli ölçüde düşürür. Örneğin, bir siber suçluyla sözleşme yapmanın maliyeti, bir F-35 savaş uçağının neredeyse 80 milyon dolarlık fiyatıyla kıyaslandığında asgari seviyededir (ek bakım, cephane ve personel maliyeti hariç). MSC’de güvenliğin sibernetik görünüşüyle ilgili tartışmalar, geçen yıl ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) Ticaret ve Teknoloji Konseyi’nin kurarak ileri doğru önemli bir adım attığı transatlantik dijital gündemin çatışı altında gerçekleşecek. 

DİJİTAL POLİTİKA SADECE EKONOMİK BÜYÜMEYİ İLERLETMEZ

Temel sorun, dijital alanın devasa ekonomik olanaklarından yararlanmamıza ve aynı zamanda kendimizi demokrasilerimiz için oluşturduğu potansiyel risklerden korumamıza izin verecek şekilde nasıl düzenleneceğidir. AB siber uzay düzenlemesine ilişkin yaklaşımını iki temel ilkeye dayandırmaktadır; iç pazarda rekabet ve kullanıcı gizliliği. AB’nin geniş, zengin pazarı ve düzenleyici gücü nedeniyle rekabet ve veri koruma kuralları “Brüksel etkisi” olarak adlandırılan duruma yol açmıştır. 

Büyük çok uluslu teknoloji şirketleri Avrupa’da iş yapmak için sadece AB kurallarına uymakla kalmaz, aynı zamanda birçok düzenleyici rejimle uğraşmaktan kaçınmak için genellikle daha az sıkı düzenleyici standartlara sahip ülkeler dâhil olmak üzere onları küresel operasyonlarına bütünleştirir. Ancak varlığını bağımsız olarak sürdürebilen dijital Avrupa üçüncü temeli dâhil etmelidir: güvenlik. 

MSC Başkanı Wolfgang Ischinger’in savunduğu gibi, “bilerek güvenlik” ilkesi sadece teknoloji ürünlerine değil, aynı zamanda kamu politikalarının gelişimine de uygulanmalıdır. 

Dijital Avrupa’yı inşa etmede, iç pazarda rekabeti korumak AB’nin güvenliği ve küresel statüsü konusundaki düşünceleri tamamlamalıdır. Dijital politika bu yüzden sadece ekonomik büyümeyi ilerletmez, aynı zamanda -önemli biçimde -vatandaşlar olarak temel haklarımızı ve bizi düşman aktörlerden korumalıdır. Dijital güvenlik sadece Avrupalı yasa koyucuların isteği değildir. Son araştırmalara göre, Avrupalıların yüzde 38’i güvenliği en önemli dijital önceliği olarak görüyor. AB’de vatandaşlar ve şirketler haklı olarak dijital konularla ilgili mevzuatta başlangıç noktasındadır. 

AB’nin Rekabetten Sorumlu Komisyon Üyesi Margrethe Vestager’in yakın zamanda bize hatırlattığı gibi, fiziksel dünyada sahip olduğumuz haklara dijital dünyada da sahip olmalıyız. Komisyonun önerdiği Dijital Piyasalar yasası ve Dijital Hizmetler Yasası buna bağlı olarak Avrupa çevrim içi ortamını iç pazarının destekleyen rekabet ilkeleri tarafından yönetilmesini garanti etmeyi, aynı zamanda kullanıcıların ve kişisel verilerinin gizliliğini korumayı amaçlıyor. Burada kamu kuruluşları, sivil toplum ve özel sektör arasındaki yapıcı diyalog hayati öneme sahip olacaktır. Her şeyden önemlisi dijital bir Avrupa’yı oluşturmak sonunda Avrupa’nın bütünleşmesinin gerçek itici gücü olan siyasi iradeyi gerektiriyor. Ancak bu tartışmalar, bugünün dünyasında çatışmanın değişen doğasını akılda tutmalıdır. Ukrayna krizinin gösterdiği gibi 21. yüzyılda güvenliğin birçok boyutu vardır.