Bir devletin, bir başka devlet veya bölge üzerinde etkisini artırması, onun diğer devletlerle ilişkilerine de yansır. Bir başka ifadeyle, ikili ilişkiler, mutlaka üçüncü tarafların dikkatini çeker, üçüncü tarafları etkiler. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Irak’ı işgali, hem Irak’a komşu ülkeleri hem Orta Doğu’yu etkilemiştir. ABD’nin Irak’ın komşularıyla ve Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerine doğrudan yansımıştır. Örneğin, İran’ın yakın çevresinde artan nüfuzu, onun Avrupa’yla ilişkilerinde elini güçlendirmiştir. Örneğin, Rusya’nın Çin’le ilişkilerinin güçlü olması, ABD’yle ilişkilerine de tesir etmektedir. Bu konuda sayısız örnek verilebilir…

Peki, dış politikadaki bu gerçek, tüm devletler için geçerliyken, ABD niçin kendisini istisna olarak görmekte, dünyanın lideri, demokrasi ve özgürlüklerin koruyucusu olarak nitelemektedir? Neden kendisini ayrıcalıklı ve üstün olarak tanımlamaktadır?

ABD; demokrasiyi, parlamenter sistemi, insan haklarını, hukuk devletini icat etmemiştir. ABD’deki mevcut sistem yoksullar, düşük eğitimliler, göçmenler açısından pek parlak değildir. Gelir dağılımı adaletsizliği, zengin-fakir uçurumu dayanılmaz boyutlardadır. Çok borçlu bir ülkedir. Toplumsal fay hatları gergindir. Sağlık sisteminin zaafları, salgın hastalıkla birlikte bir kez daha görülmüştür. Suç oranı yüksektir. Fakat yine de kendini dünyaya model olarak sunar, daha vahimi bunu sadece siyasi değil, ilahi bir görev olarak da görür. ABD’nin önceki başkanlarından Cumhuriyetçi George W. Bush’un, 11 Eylül 2001 terör eylemleri sonrasında, “teröre karşı haçlı seferi” ilan etmesi, ABD’nin önceki dışişleri bakanlarından Demokrat Madeleine Albright’ın, ABD halkı için, “vazgeçilmez ulus” demesi, bu konudaki örneklerden sadece ikisidir.

ABD, KİMLERİ CEPHEYE SÜRER?

Liberal siyaset bilimciler, dünyada bir tek ABD’de sorunsuz işleyen başkanlık sistemi için, “Amerikan istisnası” derler. Bu ülkenin sanayi altyapısına, üretim gücüne, ekonomik büyüklüğüne, üniversitelerine dikkat çekerler. Fakat emperyalist karakterini, işgallerini, barbarlıklarını, savaş kışkırtıcılığını dillendirmez, gizlemeye çalışırlar. Coğrafi konumu nedeniyle korunaklı olmasını, ABD’nin önemli avantajı sayarlar. Aldığı göçleri, tüm dünyadan parlak beyinleri çekme becerisini, “fırsatlar ve özgürlükler ülkesi” olmasıyla açıklarlar. Vahşi kapitalizmin yarattığı yoksulluğu, eşitsizliği saklarlar. ABD’nin kurucu babalarına, George Washington, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, Thomas Paine, James Madison, Alexander Hamilton gibi isimlere atıfta bulunurlar. Fakat Küba’dan Vietnam’a, Irak’tan Afganistan’a, Kore’den Şili’ye, İran’dan Türkiye’ye, Gürcistan’dan Kırgızistan’a, Bolivya’dan Venezüella’ya onlarca ülkedeki işgallerini, darbelerini, darbe girişimlerini anmazlar.  

ABD; emperyalist bir devlet olarak, terör örgütlerini de kullanır, destekler; taşeron devletleri, bölgesel aktörleri de devreye sokar. Bu tür devletlerin, kendi bölgelerinde göreli olarak bağımsız hareket edebilme kabiliyeti vardır. O yüzden bazı siyaset bilimciler, bu devletler için “alt emperyalist” benzetmesi yaparlar.  

ABD’nin asıl sorunu, gerilediği, zayıfladığı gerçeğini kabul edememesidir.   

Barış Doster