Zhou Minxi | CGTN

Demokrat başkan Joe biden 4 yıllık izolasyonculuktan sonra “Amerika geri döndü” ilanında bulundu ve bu kez her şeyin değerlerle ilgili olduğunu açıkça belirtti.

Değişiklik yeni Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetiminin dış politikasında hemen fark edildi. Bu dış politika Trump döneminde yıpranan ABD ittifak yapısını güçlendirmek isteği taşıyor. Biden’ın birçok kere belirtiği üzere, ABD liderliği “otoriter güçlere” yani Çin ve Rusya’ya karşı küresel demokrasinin savunucusudur.

Bu algılanan karşıtlık, yeni üçlü AUKUS paktı ve canlandırılan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) dahil özellikle Çin’e karşı durmayı amaçlayan ittifakların artmasına neden oldu. ABD’nin Japonya ve Avustralya gibi müttefikleri paylaştıkları sözde “özgür ve açık Hint-pasifik” vizyonu ile Çin’i kuşatmak için kurulan bölgesel ABD ittifakı olan Hint-Pasifik Stratejisi’nin temelini oluşturuyor.

ABD’NİN “GERİ DÖNÜŞÜ”

Savunma bakanı Lloyd Austin’e göre, Washington bu ittifakların “NATO’nun Asya versiyonu” olmadıkları ya da Çin karşıtı bir koalisyon kurmaya çalıştığını inkâr ediyor. Ancak, Biden’ın değer temelli diplomasisinin önemli bir bahanesi Çin’in, özellikle Taiwan’daki olmak üzere bölgedeki demokrasilere karşı bir tehdit olması.

Shanghai Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü Asya-Pasifik Araştırmaları Merkezi kıdemli araştırmacısı Cai Liang, CGTN’e yaptığı açıklamada Biden’ın seleflerinin bazılarının aksine Çin’i saldırgan olarak tarif ettiğini söyledi: “Dil, Çin’i kontrol etmekten bölgede barış ve istikrarı sürdürmeye dönüştü.”

ABD Çin ile ilişkilerini, Biden’a göre, 21. yüzyılı kazanmak için “bir nesilde bir görülen rekabet” olarak tanımlıyor. Peking Üniversitesi Uluslararası Araştırmalar Okulu uzmanı Jie Dalei bu yönetimin değerleri vurgulamasının ana nedenlerinden birisinin ülke içi ve uluslararası seferberlik için araçlara ihtiyaç duyması olduğunu söyledi. Jie açıklamasında, “Uzun dönemli stratejinin işe yaraması için ideoloji uygun bir seferberlik aracı” dedi ve ABD’nin baskısı bir yana, bunun ayrıca ABD’nin müttefiklerinin kendi ulusal çıkarları hakkında nasıl düşündüklerini de etkilediğini belirtti.

Biden bu hafta müttefiklerini kendi değerleri etrafında toplamak için Demokrasi Zirvesi’ni açarken Avustralya ve İngiltere ABD’nin peşinden Beijing Kış Olimpiyatları’nı sözde insan hakları ihlalleri nedeniyle “diplomatik olarak boykot” edeceklerini açıkladı.

Bunu akılda tutarak, Biden’ın “demokrasi” kliğindeki bazı kilit aktörlere ve bu ittifakların evrimine bakmak demokratik değerler hakkında çok az şey ortaya koyuyor ama eski yollara devam etmek için girişilen yeni çabaları gösteriyor.

“AUKUS”

ABD Eylül ayında Avustralya ve İngiltere ile Asya-pasifik bölgesinde AUKUS diye bilinen yeni bir ortaklık kurulduğunu açıkladı. Tamamı İngilizce konuşanlardan kurulan pakt derhal Avustralya ve Fransa arasında denizaltı anlaşması konusunda diplomatik bir çatışmaya neden oldu.

Ancak Russia Today’in belirttiği gibi, büyük hikâye; bu tamamı Batılı ittifakın “Doğu Asya’da şüphe götürmez bir biçimde Çin’i hedef alan koordineli bir askeri yığınak başlatarak yeni bir Soğuk Savaş ilan etmesi.”

Avustralya kısa süre önce ABD ve İngiltere ile nükleer güçle çalışan denizaltılar almak için resmi bir anlaşma imzaladı. Bu arada pentagon Guam ve Avustralya dahil Pasifik’te altyapıyı iyileştirme planlarını açıkladı.

American Üniversitesi antropoloji profesörü David Vine “özgür ve açık Hint-Pasifik’in başka bir deyişle Çin egemenliğinden özgür bir Hint-pasifik olduğunu söyledi. Vine, ancak üç ülkenin bütün diğer Asya ülkelerini dışlayarak, ittifaklarının ırkçı, gerici ve açıkça sömürgeci yapısını gösterdiğini belirtti.

Bu görüşlerin yanı sıra, Avustralya’nın askeri olarak bir üst seviyeye çıkma isteği algılanan Çin tehdidine karşı bir tepki olarak açıklanıyor. Biden yönetiminin Hint-Pasifik koordinatörü bu hafta Sydney’de yaptığı bir konuşmada Çin’i “köklü bir ekonomik savaşla” Avustralya’yı “çökertmeye” çalışmakla suçladı.

Çin Avustralya’nın en büyük ticaret ortağı ama ikili ilişkiler son iki yılda en alt düzeye kadar geriledi. Bunların hepsi Başbakan Scott Morrison hükümetinin Trump’ın Çin’e karşı ticaret savaşını desteklemesiyle başladı.  Bu da Beijing’in Avustralya’ya ihracat üzerinden karşılık vermesine neden oldu. Uzmanlar BBC’ye AUKUS’a katılmanın sadece Avustralya’nın Çin’e karşı ABD’yi seçtiğinin teyit edilmesi olduğunu söyledi.

İngiltere’nin de Çin ile ilişkilerinde yerleşik çıkarları var. Sadece 5 yıl önce İngiltere kendisini Çin yatırımlarına karşı en açık Batılı ekonomi olarak pazarladı.

İngiltere hükümetinin 2021 politika görüşünün ortaya koyduğu üzere, önce Brexit, ardından da ekonomisinin salgın tarafından çıkmaza sürüklenmesinden sonra Londra, Brexit sonrası “Küresel İngiltere” vizyonu için Asya-Pasifik’e öncelik verdi.

Bu görüşe göre İngiltere hala Çin ile ticaret ve yatırım ilişkilerine ilgi göstermeye devam etse de Brexit sonrası İngiltere kıyılarından bu kadar uzakta olan bölgeyle daha derinden ilgilenmek amacıyla İngilizce konuşulan ülkelerle bildik ilişkilerine dayanmaya karar verdi.

JAPONYA VE QUAD

ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya arasında QUAD olarak bilinen gayrı resmi grup, ABD’nin Hint-pasifik Stratejisi’nin başka bir sütunudur.

Ancak, 2007’den bu yana var olan QUAD’ın arkasındaki asıl fikir babası, meşhur biçimde QUAD’ı “demokratik güvenlik elmas’ı” diye tanımlayan Japonya’nın eski başbakanı Shinzo Abe’dir. “Özgür ve açık Hint-pasifik” terimini ilk kez 2016’da kullanan da yine Abe’dir. Yenilenen ABD desteği ile birlikte, Abe’nin bölgesel tutkuları nihayet gerçekleşiyor gibi görünüyor.

Abe başbakanlıktan ayrıldıktan sonra, başbakan olarak yapamadığı bir şey olan, Taiwan bölgesindeki ayrılıkçı güçleri açıkça desteklemek dahil Çin karşıtı söylemini büyük ölçüde artırdı.

Cai, Tokyo’nun, Washington’ın bölgedeki sadık bir müttefiki olarak her zaman ana konularda ABD çıkarlarının yanında olacağını söyledi. Cai, CGTN’e yaptığı açıklamada “Japonya için Çin ekonomi ve ABD güvenlik anlamına geliyor. Eğer birini seçmek zorunda kalırsa. Japonya her zaman ABD tarafını seçecektir. Bu değişmedi.” dedi.

Cai, Abe’nin hala Başbakan Fumio Kishida hükümeti üzerinde büyük bir etkiye sahip olsa da, artık Japonya’nın resmi politikasını belirlemediğini belirtti ve “resmi olan ile olmayan arasında fark var. Bu Japonya’nın iki yüzünü göstermesini, Çin ile ekonomik ilişkilerini devam ettirirken Abe’nin dış politika mirasını sürdürmesine izin veriyor.” dedi.