CGTN / Abu Naser Al Farabi

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel bir güç olarak ortaya çıkmasından bu yana dış politikası tipik bir sırayı izledi; hayali bir düşman uydurmak, hayali düşman etrafında kışkırtıcı planlar benimsemek, karşı taraftan tepkisel söylemler almak ve daha sonra karşılık olarak, terörle savaş, siyasi egemenliğin korunması ve koruma sorumluluğu gibi kuşkulu öğretiler etrafında manevra yapan militarist hamlelere girişmek.

Bu bağlamda ABD, rakiplerinin, kendi ifadesiyle ABD’nin düşmanlarının tepki vermesini ve rakiplerinin karşı koyma çabalarını şeytani bir üslupla şeytanlaştırmasına yol açan planlı eylemlerini sinsice gizliyor. Bu çabasında, bir taraftan eylemlerini mantıklı ve ahlaki bir şey olarak göstererek ve diğer yandan rakiplerini şeytani ve istikrarsızlaştırıcı bir şey yapıyor gibi tanımlayarak eş zamanlı şekilde kapsamlı medya yayıncılığı yapıyor, böylece küresel söylemi kendi lehine manipüle ediyor. 

Ukrayna ile Rusya arasındaki mevcut artan gerginlik, ABD’nin, gerilimleri kışkırtmaktan tepkileri başlatmaya ve daha sonra nihai gerginlik artışını körüklemeye kadar uzun süredir devam eden politika eğiliminden kaynaklanan benzer türde sonuçlardır. Her iki durumda da ABD’nin küresel medya entrikaları, uzun süredir hüküm süren neredeyse kötüleşmiş durumu azdıran “kışkırtmalardan” ziyade kesinlikle mevcut “gerilimler” konusunda kamuya açık mesaj bombardımanı yapıyor. 

ABD VE HAYALİ DÜŞMANLARI

Batılı stratejik çevre, Ukrayna ile Rusya arasındaki mevcut gerilimlerle ilgili olarak krizleri, Rusya’nın revizyonist saldırganlığı ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eş düzeyde tanınma baskısı ile kişisel miras arzusu gibi bir dizi sebepten ortaya çıkan bir şey olarak anlatma arayışındadır. 

Hatta şaşılacak biçimde, bazıları son zamanlardaki petrol fiyatlarındaki yükseliş ile Rusya’nın, Ukrayna-Rusya sınırı boyunca yaptığı askeri manevraları arasında bir paralellik çizmeye çalışıyorlar. Ancak tarihte geçmişe bakmak, bu nedenselliğin temelini geçersiz kılabilir ve ABD’nin, mevcut krize dönüşen uzun süredir devam eden perde arkası tehdidini ortaya çıkarabilir. 

20. yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olan Sovyetler Birliği’nin dağılması, bu krizin tohumlarının ekildiği yerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılması, aralarında Rusya’nın da bulunduğu 15 bağımsız ülkenin ortaya çıkmasına yol açtı. Ancak tamamen garip bir şekilde ve Batı’nın uzun süredir tavsiye ettiği kendi kaderini tayin etme ilkesinin aksine, Sovyetler Birliği’nin eski idari sınırları, yeni ortaya çıkan ulus devletlerin sınırları haline geldi. Sonuç olarak 25 milyondan fazla etnik Rus, ana Rusya’dan ayrıldı ve yarısı Ukrayna’da olmak üzere yeni devletlerde azınlık oldu. Bu krizin tohumları, 1999 yılında, NATO’nun pençelerini eski Sovyet bölgelerine genişletmeme konusundaki daha önceki taahhütlerini ihlal ederek, ABD’nin birden çok eski Varşova Paktı ülkenin NATO’ya girmesine izin verdiği zaman epey boy atmıştı. Rusya’nın o zamanki jeopolitik zayıflığı ve içerdeki ekonomik istikrarsızlığı NATO ittifakının genişlemesi için kullanılmıştı.

“KENDİ KADERİNİ TAYİN ETME” İLKESİ

NATO’nun rakip ittifakı Varşova Paktı’nın yok olmasıyla birlikte Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bile NATO, temel savunma misyonundan kademeli olarak uzaklaşarak doğuya doğru genişlemeye devam etti ve 1999 yılındaki Kosova Savaşı sırasındaki hava harekâtında ilk kez gösterdiği saldırganlığa doğru yöneldi. Rusya’nın sınırında gölge etmede daha fazla dallanıp budaklanan NATO, aralarında Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da bulunduğu yedi Doğu Avrupa ülkesinin üyeliğine izin verdi. ABD’nin küstah bir “süper güç” gösterisinde, bu katılım, Vladimir Putin’in Batı ile uzlaşmak için çaba gösterme eğilimi gösterdiği zamanda oldu. 

NATO’nun doğuya doğru genişlemeye devam etmesiyle aynı zamanda ABD, çıkarlarına düşman ve etki alanının genişlemesinin önünde engel olarak gördüğü rejimlerin devrilmesi amacıyla “renkli devrimler” adına Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde soğuk savaş düzeneğini sürdürmeye ve yapay isyanları kışkırtmaya devam etti. 2004 yılındaki “Turuncu Devrim” ve 2014 yılında Ukrayna’daki “Yevromaydan” protestoları, bu amaç için istisna değildir. 

BATI KIŞKIRTICI POLİTİKALARINI SÜRDÜRÜYOR

Rusya’nın bakış açısına göre devam eden kriz, Ukrayna’dan daha çok Batı’nın Avrupa’daki kışkırtıcı politikalarıyla ilgilidir. NATO’nun art arda genişleme ve görünürde açık kapı politikasında son sözü olmaması yoluyla oluşturduğu askeri tutumu ve Ukrayna’nın ittifaka katılma niyetini yinelemesi ile Batı’nın bu amaca razı olması, Rusya’nın Batı tarafından daha fazla kuşatılma korkusunu inkâr edilemez bir gerçekliğe itti ve güvenlik endişesini kaçınılmaz olarak tehlikeye attı. 

Rusya ve Batı liderliğinde Ukrayna arasındaki mevcut kriz ani bir gelişme değildir, aksine en yakın patlama noktasına ulaşmış uzun süredir mayalanan bir krizdir. Ancak Batı’nın şu anda durumu sinsice ve elbette kasten tanımlama şekli, mevcut gerilime yol açan kışkırtıcı gelişmeleri geçiştiriyor. ABD’nin uzun süredir oynadığı dış politika eğilimi derinlemesine araştırıldığında, ABD’nin rakiplerinin tarafında her türlü “saldırganlığın” altında, ABD ve onun sözde müttefiklerinin uzun süredir devam eden kışkırtmalarının olduğu kolayca fark edilebilir.