“Sırtlan beyaz adamın yükünü

Dök ortaya en iyi mahsulünü

Gönder oğullarını sürgüne

Efendilerinin istediği hizmete

Yüklen beyaz adamın yükünü

Vahşidir barışın savaşları

Doldur tıka basa açlığın ağzını

Ve emret hastalığa durmasını

Sen hedefine en yakın olduğunda

Sona erecek ötekilerin arayışı

Tembelden ve budala kâfirden gözünü ayırma”

 Güçlü bir emperyalist ve sömürgeci hava taşıyan bu şiir, İngiliz şair Rudyard Kipling tarafından 1899’da popüler bir dergide yayımlandı. Orijinal başlığı “Amerika Birleşik Devletleri ve Filipin Adaları” olan bu şiir, İspanyol-Amerikan savaşının ardından Filipinler meselesine dair kaleme alınmıştı. Şiirin yazıldığı dönemde kapitalist genişleme çılgıncaydı. Şaşırtıcı olmayan biçimde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de zamanın ruhuna uyarak trene atladı. İspanyol-Amerikan savaşını bir başlangıç noktası olarak kabul eden ABD, bölgesel bir güçten küresel bir güce dönüşmek için emperyalist bir yola girdi.

Görünüşte ABD’nin yerleşik sömürge imparatorluklar kadar kanlı olmayan emperyalist genişlemesi çoğunlukla satın almalar, ilhaklar ve sözleşmeye dayalı transferler yoluyla gerçekleşmişti. Bunun nedeni olaraksa Amerika’nın sömürgecilik karşıtı mücadelelerden doğan bir “cumhuriyet” olması gösteriliyordu. Buna karşın gerçekte, Amerika’nın imparatorluk yolculuğu hiçbir zaman barışçıl ve “güllük gülistanlık” olmadı. Aksine, Washington’ın imparatorluk yolculuğu yalanlar, ihanetler, kan ve gözyaşları ile doluydu.

AMERİKAN SÖMÜRGECİLİĞİNE GİDEN YOL

ABD, 1898’de küresel siyasi sahnede daha büyük etki uyandırma ve daha geniş bir pazar bulmak amacıyla ticari çıkarlarını genişletmekle meşguldü. O zamana kadar dünyanın neredeyse hali hazırda yarısı yerleşik sömürgeci güçler tarafından paylaşılmıştı. Kervana sonradan katılan ABD’nin yeni sömürgeler için rekabet etmekten başka şansı bulunmuyordu. Bu bağlamda çöküşte olan İspanya imparatorluğu kolay bir hedef haline geldi. İspanyol kolonilerini ele geçirmek ve ardından Karayipler üzerinde kontrol sahibi olmak isteyen ABD, “Küba halkının bağımsızlığını desteklemek” bahanesiyle İspanyol-Amerikan Savaşı’nın başlattı.

“Küba halkının bağımsızlığını desteklemek güzelce hazırlanmış bir yalandı. Zira Küba’nın stratejik konumu ve ticari önemi göz önüne alındığında ABD, öteden beri burayı işgal etmeyi hayal ediyordu. John Adams’ın 1823’te “Küba’nın federal cumhuriyetimize ilhakı, Birliğin devamlılığı ve bütünlüğü için vazgeçilmez olacaktır.” İfadelerini kullanıyordu. Bu inanış yavaş yavaş Amerika’nın uzun vadeli politik uzlaşısı haline geldi. O yıllarda güç kaybetmeye başlayan İspanya ise Küba ve Filipinler gibi kolonilerindeki ayaklanmaları güçlükle kaldırabiliyordu. Bunu bir fırsat olarak gören Amerika, savaşı başlattı.

Savaşın ardından ABD, sözde Küba’yı korumak için İspanya’nın yerini aldı ve kendini hem “siyasi” hem de “ahlaki” olarak Küba halkının refahından sorumlu tuttu. 1899 ve 1902 yılları arasında ABD, Küba’yı askeri olarak işgal etti ve ancak Platt Değişikliği kabul edilerek anayasaya dâhil edildikten sonra çekildi. Yapılan değişiklik, hem Amerika’nın Küba’nın iç işlerine müdahale etmesine olanak sağlıyor hem de iş birlikçi ada yönetimini meşrulaştırıyordu. Buna ek olarak Küba hükümeti herhangi bir uluslararası anlaşmaya dâhil olamıyor, başka güçleri askeri amaçlarla adaya dahil edemiyordu. Amerikan varlığı “Küba bağımsızlığının korunması, yaşam, mülkiyet ve bireysel özgürlüğün korunması için yeterli bir hükümetin sürdürülmesi için.” sözleri ile gerekçelendiriliyordu. Platt Değişikliği’nin ardından Küba’nın yerel üretimi yasaklanarak Amerika’nın ürünlerinin çöplüğü haline getirilmeye başlandı.

BİR İHANETİN HİKAYESİ: FİLİPİNLER

Amerika’nın Küba’yı işgali yalanlarla başarıya ulaşırken, Filipinlerin sömürgeleştirilmesi ise ihanet, kan ve gözyaşları ile doluydu. İspanya-Amerika Savaşı’nın başlangıcında Washington yönetimi, Filipinli isyancılara müttefiklik teklif etti ve onlara savaşın sonunda bağımsızlıklarına kavuşacakları taahhüdünde bulundu. Bu bağlamda deniz üzerinde abluka oluşturan Amerika, İspanyolları devirmekten sorumlu olan isyan lideri Emilio Aguinaldo’ya silah verdi. Tüm bu nedenlerden dolayı Filipinli isyan ordusu için Amerikalıların gelişi heyecan verici bir haberdi. Aguinaldo bir keresinde “Amerikalılar, paralı askerlik saiklerinden dolayı değil, insanlık ve zulme uğrayan pek çok insanın ağıtları nedeniyle, koruyucu mantolarını sevgili ülkemize uzatmayı uygun gördüler. Amerikan bayrağının dalgalandığı yerde toplanın. Onlar bizim kurtarıcılarımızdır.” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Filipinli isyancı Aguinaldo, 1888’de bir hükümet kurdu ve bağımsızlığını “güçlü ve insancıl Kuzey Amerika Birliği’nin koruması altında” ilan etti. Buna karşın isyancı ordusu kısa süre sonra sözde kurtarıcıları tarafından terk edildi. Ağustos 1889’da İspanya’nın teslim olmasından sonra Amerika insani maskesini çıkardı ve eski müttefikine ihanet ederek Filipin kuvvetlerinin ele geçirilen Manila şehrini girmesini engelledi. Dönemin ABD Başkanı William McKinley yaptığı açıklamada Filipinli isyancılarla ortaklık istemediklerini belirterek, onların Amerikan otoritesini tanıması gerektiğini söyledi.

MARK TWAİN: BEBEKLERİ BİLE ÖLDÜRDÜK

1899 yılının şubat ayında ABD ile Filipin Devrimci Ordusu arasında işgal karşıtı bir savaş patlak verdi ve 1902’ye kadar sürdü. 1901’de orta Filipin adası olan Samar’daki Balangiga kasabasında 500’den fazla köylü ABD işgaline karşı ayaklandı ve 48 Amerikan askerini öldürdü. ABD ordusu misilleme yapmak amacıyla harekete geçti. 10 yaşının üzerinde Filipinli erkeklerin tümünün öldürülmesi talimatı ile başlayan katliam, sonrasında kadın ve çocukları da kapsadı. Sonuçta 2, 500 kişi Amerikan askerleri tarafından öldürülmüştü.

ABD birliklerinin Filipinler’deki Moro katliamı ise Amerikan tarihindeki diğer tüm suçları gölgede bıraktı. Bud Dajo’da 600 kişiyi katletti. Sadece 6 kişi hayatta kaldı. Mark Twain konuyla ilgili hicvinde “Onları tamamen ortadan kaldırdık. Ölü annesi için ağlayacak bir bebek bile bırakmadık. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Hıristiyan askerleri tarafından şimdiye kadar elde edilenlerle kıyaslanamayacak kadar büyük bir zaferdir.” ifadelerini kullanmıştı.

Daniel Immerwahr: Bir İmparatorluk Nasıl Gizlenir: Büyük Amerika Birleşik Devletleri Tarihi isimli kitabında, savaşın sürdüğü 1902 ortalarında 4 bin ABD askerinin öldüğünü ve bu sayının dörtte üçünün hastalıklar kaynaklı olduğuna dikkat çekiyor. Buna karşın, kitapta yazılanlara göre 16 bin Filipin askeri öldürüldü. Bu sayının sadece kaydedilen rakam olduğu, gerçek kaybın çok küçük bir kısmına tekabül ettiği biliniyor. Örneğin, General J. Franklin Bell, Amerikalıların yalnızca Luzon’da, Filipin nüfusunun altıda birini oluşturan yaklaşık 600 bin Filipinliyi öldürdüğünü tahmin ediyordu. Tarihçi Ken De Bevoise’nin araştırması ise 1899 ile 1903 yılları arasında yaklaşık 775 bin Filipinlinin savaşta öldüğünü tespit etti.

İŞGALİN YERİNİ MANİPÜLASYON ALDI

Özetle, Amerika, “Küba’yı özgürleştirme” bahanesi ile İspanyol- Amerikan Savaşı başlattı. Sözleşmeye dayalı transfer ve satın almalar yoluyla Küba ve Filipinler üzerindeki sömürge kontrolünü sağlamlaştırdı. Küba’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanan Amerika, ayak izlerini Güney Amerika’ya kadar genişletti ve Karayipler’in kontrolünü ele geçirdi. Filipinler ise bir geçiş yolu olarak kullanıldı ve yükselişini ilan eden Amerika Birleşik Devletleri, Doğu Asya’ya doğru genişlemeye başladı. ABD savaştan sonra Guam ve Samao dahil olmak üzere daha fazla koloniye sahip oldu ve iki dünya savaşı sırasında denizaşırı topraklarını küresel bir hegemon olmak için daha da genişletti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Filipinler bağımsızlığını kazandı. Hawaii ve Alaska ise Amerikan eyaletleri haline geldi. Bağımsızlık kazanımları bir yönüyle sömürgecilik karşıtı mücadelelerin ürünüydü. Buna karşın Amerika, ekonomik ve teknolojik gelişmeler sayesinde küreselleşmeyi sömürgeciliğin alternatifi olarak kullandı ve dünyanın geri kalanında manipülasyonlarını daha dolaylı yollardan gerçekleştirdi. Bunların arasında uluslararası siyaseti ve ekonomik kuralları domine etme, renkli devrimleri ve hibrid savaşları tetikleme yer alıyor. ABD bu yolla özgürlük, demokrasi ve insan hakları kisvesi altında emperyalist arzularını destekliyor.