Global Times

Editörün Notu: Avustralya ile Çin arasındaki ilişkiler, iki ülkenin derinleşen siyasi ve ticari anlaşmazlıkları nedeniyle neredeyse en alt düzeye indi. Son zamanlarda Morrison hükümeti sürekli Taiwan konusunda gelecekteki bir Çin-ABD savaşına Avustralya’nın katılması ihtimali üzerinde yorumlar yapıyor. Ancak bu tutum eski Başbakan Kevin Rudd ve birçok akademisyenin sert eleştiri ile karşılaştı. Morrison hükümeti savaşın sonuçları konusunda açık bir fikre sahip mi? Canberra neden, birçok başka ülkenin yaptığı gibi ikisi arasında bir denge sağlamak yerine Çin’e karşı ABD’ye bu kadar yakın duruyor? Global Times (GT) muhabiri Wang Wenwen, Sidney’deki Teknoloji Üniversitesi Avustralya-Çin İlişkileri Enstitüsü’nden James Laurenceson ile bu konuları görüştü.

GT: Morrison hükümetinin savaş yaygarasını nasıl yorumluyorsunuz? Morrison hükümetinin şahin yetkililerinin açıkça Çin’in Avustralya ile askeri bir çatışmasının sonuçlarının farkında olduklarını düşünüyor musunuz? Yoksa savaş hakkında konuşmak siyasi bir menfaat için kolay bir jest mi?

Laurenceson: Eski başbakan Rudd’nin savaş konuşmaları ile ilgili eleştirisi büyük ölçüde, bu konuşmaların mevcut Morrison hükümeti üyeleri tarafından iç politikadaki kazanımlar için yapıldığına inanmasından kaynaklanıyor. Ama süreç içinde, savaşçı retorik Avustralya’nın zaten işlevsiz olan Çin’le ilişkilerine daha fazla zarar veriyor ve Avustralya kamuoyunu böyle bir savaşın sonuçlarının ne kadar felaket olacağı konusunda bilgilendirmiyor.

“Bayrak etrafında birleşme”yi sağlamaya yönelik bu dış “tehdit” yaygarası şeklindeki siyasi taktik, Çin ve ABD gibi diğer ülkelerde de etkili oluyor. Bunun yanı sıra, Taiwan konusunda bir kinetik çatışma riski, diyelim 5 yıl önceye göre arttı. Bu Avustralya hükümetinin Savunma Bakanlığında aklı başında çözümleme ve planlamanın uygun olduğu ve kamuoyu ile Avustralya’nın ulusal çıkarları ve değerlerinin söz konusu olduğu bir biçimde iletişime girmenin uygun olduğu anlamına geliyor. Ama öncelik askeri bir çatışmadan sakınmak, iç siyasi kazançlar için yaygara yapmamak ya da bunu kaçınılmaz olarak görmek ve Çin’e de facto bir düşman olarak davranmaktan sakınmak olmak zorunda. Çin, Avustralya’ya karşı bir düşman olmaktan çok bir dosttur.

GT: Birçok uzman Washington’ın artık Batı Pasifik’te Çin’le yapacağı bir savaşta hızlı ve kolay bir zafer kazanmayı bekleyemeyeceğini inkâr etmeyecektir. Neden Morrison yönetimindeki Avustralya ABD’yi takip etmekle övünüyor ve risk alıyor?

Laurenceson: Avustralya hükümeti içinde kilit karar alıcılarla uçta olanlar arasında önemli bir uçurum var. Örneğin, Savunma Bakanı Peter Dutton’ın haberlere yansıyan şahince yorumları, başlıklarda yansıtılandan çok ne söylediği ile ilgili tam metni okuduğunuz zaman daha sakınımlı.

Benim kendi görüşüm, Avustralya Başbakanının daha uçta olanları susturmaması gerektiği şeklinde. Bir ülke olarak sonunda en iyi fikirleri, iddiaları ve analizlerin üste çıktığını görecek daha canlı ve bazen karışık bir kamusal tartışmaya sahip olacak güvene sahip olmamız gerektiği şeklinde. Ama bu süreç içinde siyasi liderliğin yerine getirmesi gereken zorunlu şeyler var. Örneğin, Başbakan uçtaki görüşlerin hükümetin bakanlarının ya da kabinenin Ulusal Güvenlik Komitesi’nin görüşleri ile uyumlu olmadığını açıklığa kavuşturması gerekir. Dahası, Başbakan Çin’in Avustralya’ya tehdit oluşturduğu yaygarası yapan histerik konuşmaları açıkça belirtmek zorunda. Avustralya’nın eski ABD büyükelçisi Joe Hockey’nin geçen yıl ABD ile düzenli biçimde anlaşmazlık içindeyken bunu “çok sessizce” yaptığımız ve “ABD’yi ya da Başkan’ı aşağılamayacak bir şekilde” yaptığımızı söylemesi bana ilginç geldi. Ve bu hassasiyet ABD ile Avustralya “100 yıllık kankalıkla” ve “yıkılmaz bir İttifakla” övünürken gösteriliyor. Yine de, Çin konusunda, Canberra düzenli biçimde konuşmaya devam ediyor.

GT: Bazı akademisyenler Morrison hükümetinin Çin’i kontrol altına alma çabalarının Avustralya tarihindeki en büyük devlet adamlığı başarısızlıklarından biri olduğunu ileri sürdü. Bu görüşü ne kadar doğru buluyorsunuz?

Laurenceson: Morrison hükümetinin “Çin’i kontrol altına almaya” çalıştığı sonucuna varmaya hazır değilim- eğer bununla zenginlik ve güç bakımından daima ABD’ye göre ikincil kalması için Çin’i aşağıda tutmak kastediliyorsa. Kesinlikle, Avustralya’da, hükümet içindekiler de dâhil, bu yaklaşımdan yana olanlar var. Ama tekrar, kilit karar alıcıların görüşünün bu olduğunu düşünmüyorum.

Hükümet ve Avustralya kamuoyunun büyük kısmının Çin’in egemen olduğu bir bölge hakkında endişeli olmasının ulusal çıkarlarla ilgili olduğunu söyleyeceğim. Ve bu Çin’in geçen yıl neden olduğu ticaret anlaşmazlıkları tarafından daha da ağırlaştırıldı. Bu ticaret kesintileri konusunda Çin’deki iç siyasi mantık ne olursa olsun -ve ben Çin’in Avustralya hükümetinin bir dizi kararından duyduğu meşru rahatsızlıkları anlıyorum- bu ekonomik cezalandırma Avustralya’daki geniş Çin algısı bakımından kötü biçimde geri tepti. Çok samimi olarak, bu, bir Çin tehdidi anlatısını geliştirmek isteyenler için bir hediyeydi.

Örneğin, Avustralyalı çiftçiler daha önce Çin’le güçlü bağlantıların en güçlü destekçileri arasındaydı. Ama şimdi onlar hiç alakaları olmayan bir siyasi anlaşmazlık nedeniyle büyük zarar görüyorlar. Bu sıkı çalışan, aklı başında Avustralyalılar Canberra’dan ve savunma ile güvenlik kurumlarından tahmin edeceğiniz en büyük uzaklıktalar. Beijing düzenli olarak Avustralya hükümetini ve medyasını Çin hakkındaki tartışmaları zehirlemekle suçluyor ve ben bunun doğru olduğu boy sayıda örnek olduğunu kabul ediyorum. Ama Avustralya’daki Çin tehdidi anlatısının temel malzemesinin büyük bir kısmı Beijing’in uygulamaya karar verdiği hareketlerden elde ediliyor.

Çin dışişleri bakanlığı içindeki bilgili diplomatların, ticaret ilişkileri bozulsa bile, sadece Canberra’nın siyasi kararlarını değiştirmediği, ama Avustralya kamuoyu ve iş çevreleri gibi grupların desteğinin de düştüğünü göreceklerini umuyorum. Aynı şekilde, Canberra’daki bilgili diplomatların da mevcut Avustralya hükümetinin “Çin’e karşı sertlik” yaklaşımının ciddi bir strateji olmaktan çok bir slogan olduğunu kavrayacaklarını ve ulusal çıkarlara hizmet etmediği konusunda bahsi iki katına çıkaracaklarını umuyorum.

GT: Uluslararası politikada, büyük güçler arasında hassas bir denge kurmanın daha küçük ülkelerin benimseyeceği en uygun yaklaşım olduğuna inanılır. Singapur ve hatta Yeni Zelanda’nın Çin ile ABD liderliğindeki Batı kampı arasında çıkarlarını azamiye çıkarmak için yaptıkları şey de bu. Ama Avustralya açıkta ABD’den yana tavır adlı ve kendi çıkarları pahasına Çin’e karşı çıkma konusunda öncülük etti. Bu bir yanlış hesaplama mı?

Laurenceson: Avustralya’nın Singapur ile Yeni Zelanda’dan dikkate değer ölçüde daha büyük ekonomik ve stratejik gücü olduğunu ve sadece Avustralya’nın Çin’le yapıcı ilişkiler sürdürmekte zorlanmadığını belirterek başlamak isterim. Çin’in dış politikası geçen on yılda dikkate değer ölçüde daha iddialı hale geldi, bazıları daha saldırgan, diyor. Yakın zamanlarda, şimdi askıya alınma riski ile karşı karşıya olan Çin ve AB arasındaki yatırım anlaşmasının birkaç ay önce iki tarafça kutlandığına tanık olduk. Çin elbette istediği gibi bir dış politika yürütebilir ve ben Beijing ile Çin kamuoyu için, çok anlaşılır bir şekilde, tarihsel faktörlerin, bir tarafa itilmek istememeleri ve geçmişteki gibi Batılı ülkeler tarafından ikinci sınıf bir küresel vatandaş olarak görülmemeleri anlamına geldiğini anlıyorum. Yine de, diğer ülkeler doğal olarak kendi çıkarlarının tehdit edildiğini gördüklerinde tepki vereceklerdir. Çin ve ABD gibi büyük güçler, bütün büyüklüklerine rağmen, halen daha küçük, daha az güçlü ülkelerin de dikkate değer bir aktör oldukları gerçeğiyle yaşamak zorundadır.

Ama evet, 2017’den bu yana Avustralya hükümetinin beceriksiz bir diplomasi ve ABD ittifakına karşı aşırı eleştirellikten uzak bir tutumla hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum. Açık olmak gerekirse, Avustralya’nın ABD ittifakından uzaklaşması gerektiğini önermiyorum ve Avustralya’da herhangi biri bunu çok zor yapar. Avustralya ABD ile bir ittifak içinde çünkü bunu yapmak Avustralya’nın çıkarlarına uygun. Fakat ABD ittifakı Avustralya’nın dış politikasının de facto en önemli özelliği haline geldi. Beijing düzenli olarak, yanlış biçimde, Avustralya’nın sadece ABD’nin emirlerine uyduğunu düşünüyor. Aslında nedensellik çoğunlukla tam tersi biçimde. Avustralya akut bir “terk edilme korkusu” ile yaşıyor ve bu yüzden “büyük ve güçlü” bir dost için değerli olduğunu gösterecek fırsatlar arıyor. Bana göre, bu ulusal psikolojinin derinlerinde yatan utandırıcı bir özellik.

ABD ittifakına bir sivil din gibi davranılması Çin’in yükselişi ile dünyanın ne kadar değiştiği düşünülürse daha da gülünç. Diğer ülkeler ulusal çıkarlarını korumaya ihtiyaç duyarken bunu Avustralya’dan daha iyi anlamışlar gibi görünüyor, onlar ayrıca, bu önemli faydalar sağlayacağı için Çin ile yapıcı bir işleyen ilişkiye de ihtiyaç duyuyorlar. Avustralya’da bu günlerde Çin’le ilişki ile ilgili riskler konusunda aşırı tek yanlı bir endişe var ve Avustralya’nın dış politika hedeflerini Çin’le mevcut ilişki durumu ile gerçekleştiremeyeceğini kabul etme konusunda bir başarısızlık ya da isteksizlik mevcut. Canberra’da bu günlerde, Çin’e karşı yeterince durursak, ilişkilerin, “mutlu bir arada yaşamanın” başlayacağı yeni bir “oturma noktasına” ulaşacağı umudu var. Ama Canberra şu anki aşağı doğru gidişin devam etmesi yerine neden bir oturma noktasına ulaşmayı beklememiz gerektiği ya da bu “oturma noktası”na hangi düzeyde ulaşılacağını açıklamadı. Artan ekonomik maliyetlere sahip olan Çin’le işlevsiz ilişkilerin uzamasının, Avustralya’nın ulusal çıkarları için bir “oturma noktası” olarak kabul edilmesi neredeyse imkânsız, özellikle diğer ülkeler Çin ile yapıcı ilişkiler sürdürmeyi başarırken, elbette kendi zorluklarını idare etmek için sıkı çalışarak olsa bile.

İki tarafın da mevcut gerginlikler için tümüyle diğer tarafı suçlaması şu anda özellikle hayal kırıcı. Canberra hiçbir eleştirel düşünme gücü ve rotasını düzeltme yeteneği göstermiyor. Bu Beijing için de böyle ve Çin hükümetinin bakanları Avustralyalı mevkidaşları telefon ettiğinde, telefonu açmaya bile istekli değil. diyaloğun Avustralya’ya taviz olarak görülmesi, hayal kırıcı bir tutum gibi görünüyor.

GT: Avustralya ve ABD müttefik olsalar da, Avustralya’nın siyasi ve stratejik çevreleri Washington’ın Avustralya’ya karşı gerçekte destek ve koruma sağlayacağı ( ya da sağlayabileceğine) ne kadar güveniyor?

Laurenceson: Siyasi ve stratejik çevrelerde askeri bir çatışmada ABD’nin Avustralya’yı destekleyeceğine büyük güven duyulduğunu düşünüyorum. Elbette şeylerin şimdiki durumu ile Avustralya’nın bir askeri çakışmada saldırıya uğraması arasındaki durum konusunda birçok senaryo var. Bu yelpaze çerçevesinde, benim görüşüme göre Avustralya gerçekçi olmalı ve Amerika’dan ne bekleyebileceği konusunda “saf” olmamalıdır. Örneğin ABD, Çin’in Avustralya’ya karşı neden olduğu ticari engeller konusunda Avustralya ile “omuz omuza” olacağını söyledi. Bu söylem ve destek ifade edilmesi bakımından doğru. Bu takdir edilecektir. Ama bu arada, ABD dâhil diğer ülkelerin şirketleri daha önceden Avustralya’nın bulunduğu Çin’deki pazarları havada kapışıyor. Askeri ittifak ve istihbarat paylaşımı anlaşmaları gibi birçok stratejik kavram ekonomik alanda mücadele ediyor ve bin bunlara büyük ümit bağlanmaması gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, Beş Göz ülkeleri arasında Çin’e karşı bir “ekonomik ittifak” kurmaya çalışmak yerine Avustralya için bizim kararlılığımızın diğerlerini dayanmak yerine ekonomik gücümüzü nasıl iyileştireceği konusunda yeni ve özenli biçimde düşünmek çok daha etkili olur. Bunu yapmak, Avustralya’nın “büyük ve güçlü bir dosta” bağımlı olma zihniyetini kırmasına yardımcı da olur.