Global Times / Ding Gang

Bazı ülkelerin özellikle büyük gelişmekte olan ülkelerin Rusya’ya yaptırım konusunda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği’ne (AB) katılmamasının nedenleri var. Örneğin; Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Brezilya ve elbette Çin.

Batı, Rusya’ya karşı benzeri görülmemiş yaptırımlarını totalitarizme karşı demokratik bir mücadele gibi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini mevcut uluslararası ve Avrupa düzeninin vahşice bozulması olarak tanımladı. Ama 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız olan birçok sömürge ve yarı-sömürge ülke, herhangi bir gücün başka bir ülkenin egemenliğine yönelik herhangi bir tecavüze karşı çıktı ve aynı zamanda yaptırımlar konusunda açıkça ABD ve Batı ile açıkça aynı yönde olma konusunda çekimserlik gösterdi çünkü mevcut ABD ve Batı egemenliğindeki düzene açıkça taraftar değiller ya da bu düzene temel olarak güven duymuyorlar.

KÜRESEL İŞ BİRLİĞİ ŞART

Bu ülkelerin bağımsızlığını mümkün kılanın savaş sonrası düzen olduğunu ve bu ülkelerin bağımsızlığı yeni düzenin kurulmasının arkasındaki temel bir itici güç haline geldiğini ve giderek düzenin önemli oyuncuları olduklarını söylemeye gerek yok. Ancak bu düzen bağımsızlıktan sonra sınırların çizilmesi ve bu ülkeler içindeki azınlıkların statüsünün belirlenmesi sorunları çözmeye yardımcı olmadı. Bu düzenin kurulmasın öncülük eden büyük güçler asıl olarak kendi çıkarlarına göre “etki alanları” tanımladığı ve bu düzeni kendi çıkarlarına göre sürdürdüğü için, bu düzen başından itibaren adil değildi. Bu eşitsizlik küreselleşme süreci içinde ortaya çıkan ülkelerin ulusal kimliğinin derinleşmesiyle ağırlaştı.

Avrupa’da bütünleşme süreci çoktan başlamış olmasına rağmen 2. Dünya Savaşı’ndan kalan etnik sorunlar ve özellikle bölgesel ülkelerdeki azınlıkların bir arada yaşaması çatışmaları ve bölünmeleri kışkırtmaya devam etti. AB ve öncülü Avrupa Topluluğu, kendi çıkarlarının kısıtlamaları nedeniyle bu sorunlarla etkin biçimde ilgilenmekte başarısız oldu. Bunun bir örneği eski Yugoslavya bölgesinde meydana gelen bölünmeydi, hatta Kosova yeni bir ülke olarak ancak ABD ve NATO’nun askeri müdahalesi nedeniyle vahşice bir bombardımandan sonra bağımsız hale geldi.

Ukrayna’da 2014’ten bu yana devam eden ve (2015’te Ukrayna, Rusya, Almanya ve Fransa arasında imzalanan) iki Minsk Anlaşması’nın başarısızlığına neden olan iç savaş bu ülkenin basitçe azınlıkların ulusal birliğin sağlanması temelinde barış içinde bir arada yaşaması sorununu ele almakta başarısız olduğunu kanıtlıyor. Eğer bu olaylar savaş sonrası düzen ve Avrupa’nın bütünleşmesinin bir ürünü olarak görülürse, Rusya ve Ukrayna arasında bugünkü çatışmanın gerçek nedenini anlamak zor değildir.

MEVCUT ULUSLARARASI DÜZENE DUYULAN GÜVEN ZAYIFLADI

Birçok Avrupalı olmayan ülke bu düzene ABD’nin Irak işgali bağlamında bakıyor. Bir uyarlıklar savaşı ve rejim değişikliğini amaçlayan ayrım gözetmeyen bombardımanla belirginleşen o savaş, savaş sonrası düzenin asıl egemen oyuncusu olan ABD’ye duyulan güveni ağır biçimde zayıflattı. Başka bir bakış açısından, Batı dışındaki ülkeler özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığını kazanan eski sömürge ya da yarı-sömürge ülkeler neredeyse değişmez bir biçimde bu düzenin yarattığı yapısal çelişkiler içine düştüler.

İçine doğdukları düzen onları ABD ve Batı’ya bağımlı, onların egemenliği altındaki ülkeler ve sonuç olarak, etnik azınlıklar arasındaki sorunları barışçı bir şekilde çözmenin yolu da dâhil kendi pratiklerine uygun kalkınma rotaları bulamaz haline getirdi. Şu anda, dünya barışçı kalkınmaya yönelik büyük tehditlerle karşı karşıya ve bazı sorunlara çözüm bulunması için acilen küresel iş birliği gerekiyor, ama gördüğümüz şey siyasi, ticari ve finans gibi birçok düzeni içeren mevcut uluslararası düzene duyulan güvenin ağır biçimde zayıfladığı özellikle Güney’in Kuzey’e güveninin hızla düştüğü ve böyle bir büyüyen güven açığının bizim küresel kararlaş alamamamızın kilit nedeni olduğudur.