Çin ile Türkiye’nin diplomatik ilişkilerinin başlamasının 50. yılında Magma Dergisi Yazı İşleri Müdürü Kemal Tayfur, CRI Türk’te Tunca Arslan’ın hazırlayıp sunduğu “Türkiye ve Çin’in 50 Yılı” programına konuk oldu. Tayfur, coğrafya ve kültür yayınları açısından Türkiye ve Çin değerlendirmesinde bulundu.

Dergiciliğe Atlas Dergisi ile başladığını belirten Kemal Tayfur, temel önceliklerinin dünyaya Türkiye’den bir bakışla bakmak olduğunu kaydetti.

ÇİN’İ TEK SEFERDE TANIMAK VE ANLATMAK MÜMKÜN DEĞİL

Bu bakışı, Batılıların ya da National Geographic’in yaptığı gibi bir üstünlükçü anlayışla değil eşitliğe dayalı bir yaklaşımla ele aldıklarını ifade eden Tayfur’un açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“Hiçbir kültürle biri diğerinden daha üstündür, diye bir şeye girmeden, kendi kültürümüz dâhil olmak üzere… Zaten ileri kültür, geri kültür diye bir şey söz konusu değil. Ama genel olarak bütün ülkelerde bu bir eğilim olarak var. Başka kültürleri kıyaslama yoluna gidilebiliniyor. Biz bu tür tuzaklara asla kapılmamak üzerine bu dergiyi hazırladık. Gerçekten de başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Hem dünyayı tanımak hem de Türkiye’yi dünyaya açmak bakımından iyi işler yaptığımızı düşünüyorum.

Sonra Magma Dergisi’ni çıkardık, orada bu anlayışı daha da köklü bir hale getirmeye çalıştık. Dergimiz bir sermaye grubuna bağlı değil, biz gazeteci arkadaşlarla bir araya gelerek Atlas Dergisi’nden sonra Türkiye’nin böyle bir dergiye ihtiyacı olduğunu düşünerek bütün emeğimizi bu işe verdik. Biz bu işi yaparken para kazanmayacağımızı biliyorduk. Önemli olan Türkiye’de uluslararası ölçekte değerlendirilebilecek bir yayın faaliyetinin gerçekleştirilebileceğini göstermekti.

Dünyanın ulaşılması en zor yerlerine gittik. Dergimiz bir coğrafya dergisi olduğu için coğrafyanın bütün alanlarına girmeye çalıştık. Kuzey Kutbu’na, Güney Kutbu’na ve Amerika’ya da gittik. Fakat daha çok Batılı dergilerin ihmal ettiği kültürleri biz tanıtmaya çalıştık. Mesela Rusya özel sayısı yaptık. Rusya’nın Sibirya’dan Atlas Okyanusu’ndaki kıyılarına kadar bütün coğrafyasını dolaştık. Aynı şekilde Çin’i yapma tasarımız var. Çin gibi çok büyük çeşitliliği olan ve geniş bir ülkeyi tek seferde tanımak ve anlatabilmek mümkün değil. Birkaç sefer gitmek gerekiyor. Oradaki insanlara, kültürlere daha çok yakınlaşmak gerekiyor. Bizim Çin özel yayını yapabilmemiz için birkaç yıl çalışmamız gerekiyor. Çin’i veya başka bir ülkeyi temel özellikleriyle, kültürüyle tanıtmaya çalışıyoruz.

ÇİN KÜLTÜREL VE SİYASAL OLARAK DÜNYADA YENİ BİR MERKEZ OLARAK KENDİNİ GÖSTERİYOR

Çin’e ilk kez 2017 yılında gittim. Beijing ve Yunnan eyaleti ağırlıklı bir gezi oldu. İlk gezide bu iki bölgeyi gezmiş oldum. İkinci gezide de 2019 yılında gittim. Onda da bu kez güneydoğu kısmını Xiamen ve Fujian bölgesinde gezdik. Üçüncü gidişimizi planlamıştık, geçen yıl nisan ayında gidecektik, salgın ortaya çıkınca seferimizi iptal olmak zorunda kaldı. Uygur bölgesi ve Tibet Platosu’na gidecektik. Böylece aslında Çin’in coğrafi olarak temel özelliklerini yansıtan bölgelerini tamamlamış olacaktık. Fakat salgın nedeniyle ertelemek zorunda kaldık.

Çin’e gitmeden önce çok şey biliyordum, çok okuyordum. Çin en çok merak ettiğim, ilgi duyduğum, tarihi ve kültürel olarak, uygarlık tarihi olarak önem verdiğim bir ülkeydi. Dolayısıyla bilgilerim vardı ama Çin’i görmek başka bir şey. İnsan ilişkileri açısından da Çin muazzam bir ülke. Bir kıta gibi düşünmek lazım Çin’i, gerçekten de bir kıtanın tüm özelliklerini içinde barındıran bir ülke. Kültürel çeşitliliği çok yoğun, bu çeşitlilik yaşayan kültürlerin çeşitliliği. O kültürlerin korunması gerçekleştirilmiş, tarihi yerler çok iyi korunmuş, bu beni çok şaşırttı. Öte yandan Çin’in ekonomik ve siyasi olarak dünya gücü olarak ortaya çıkması olgusu var. O olguyu da yerinde çok net görüyorsunuz.

Biz Çin’i çok iyi tanımıyoruz. Çin üzerine ne kadar okursanız okuyun, Çin’i tanımak o kadar kolay değil. Bunun nedeni kaynaklarımız. Biz Çin’i Batılı kaynaklardan okuyoruz. Bu kaynakları perde gibi düşünmek gerek, bir taraftan bilgi veriyor ama bir taraftan da Çin gerçekliğini aslında Çin üzerinden doğu gerçekliğini kapatan bir perde ve kolay kolay açılabilen bir şey değil. Mesela uygarlık tarihi açısından ele alındığında da Çin genellikle ihmal edilen bir ülkedir ve son derece hatalı insanı eksik bırakan bir şeydir. Çünkü Çin insanlık tarihindeki en temel uygarlığı temsil ediyor. Batılı yaklaşımlar Çin ve doğu üzerine perde örttüğü için bu görülemiyor ama oraya gidildiğinde bunu görebiliyorsunuz. Çin gibi gelişmekte olan ülkelerle beraber dünyada yeni bir çağın başlatılabileceği umudunu da beraberinde getiriyor bu bakımdan benim için önemliydi.

Çin şu anda dünyanın en çok heyecan verici ülkelerinden biri. Aynı zamanda çeşitli kaynaklarda dünyanın yükselen gücü olarak tarif ediliyor. Bu yaklaşım daha çok Çin’in ekonomik başarısı olarak gösteriliyor. Asıl olarak Çin kültürel ve siyasal olarak dünyada yeni bir merkez olarak kendini gösteriyor.

SABIR, ÇİN KÜLTÜRÜNÜN EN BÜYÜK ÖZELLİKLERİNDEN BİRİ

‘Davranışsal’ olarak ele alırsanız bir kere o insanları bize çok yakın görürsünüz. Yaklaşımlar ve insan ilişkileri bakımından son derece sıcak ve saygılı insanlar gördüm ama benim için en çarpıcı olan sabırlarıydı. Bizden en büyük farkları da o, bu aslında Çin kültürünün en büyük özelliklerinden biri. Sabırla davranmayı başarabilen bir uluslar. Ritüellere çok özen gösterdiklerini fark ettim. Onu bir törensel biçimiyle korumaya çalışıyorlar. Herhâlde sabır konusunda dünya çapındalar, felsefecilerin değerlendirmesi gereken bir şey.

Biz bir ülkeyi kültürüyle, tarihiyle ve coğrafyasıyla anlatmaya çalışıyoruz. ‘Bilmek isteyen yola çıkar’ diye bir sloganımız var. Bunun teması aslında bizim dergiyi anlatan bir şey. Kültürleri tanımak için ona biraz nüfuz etmek lazım. Bizim her konuda, her faaliyette konuya fotoğrafçı ve yazar göndermemiz gerekiyor. Bu da tabii dergiye bambaşka bir dinamizm kazandırıyor.

ÇİN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

‘Çin-Türkiye ilişkileri’ meselesinin Çin bağlamında ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Çin, Türkiye’ye özel ayrıcalıklı bir ilişki geliştirmiyor, dünyaya nasıl bakıyorsa Türkiye’ye de öyle bakıyor. O yüzden Çin önemli, diye düşünüyorum. Çin’in bugüne kadar Batı’nın izlediği merkez olma politikasının dışına bir politika izlediğini düşünüyorum. Yani Batı hegemonyaya dayalı bir dünya sistemi özelliğine sahipti, bunu 500 yıl sürdürdü ve şimdi o hegemonyanın çöküşü yaşanıyor. Çin gibi yeni bir yükselen güç ortaya çıkıyor ve bu güç Batı’nın yaptığı gibi sömürüye dayalı bir sistemden ziyade karşılıklı bağımlılığa ve eşitliğe dayalı bir ilişki geliştirmeye çalışıyor. Bunu daha da geliştirebilirse aslında bu dünya için de bir şans olur. Daha saygıya dayalı bir dünya düzeni ortaya çıkabilir ve Türkiye de bu süreçte aktif olarak yerini almalı, diye düşünüyorum.

İPEK YOLU PROJESİ İNSANLIK TARİHİNİN EN ESKİ UYGARLIKLARINI BİRLEŞTİREN GÜZERGÂHI

‘İpek Yolu’ bugünkü projeden bağımsız olarak insanlık tarihinin en eski uygarlıklarını birleştiren güzergâhı. Bu İpek Yolu aslında sadece mal taşınan ve ticaretin yapıldığı bir yol değil. Bu yol aslında fikirlerin, masalların, felsefenin, matematiğin taşındığı bir yol. Karşılıklı bir etkileşimle bugünkü kültürlerin oluşumunda çok temel bir yol oynuyor. İpek Yolu’nun geçtiği güzergâhlarının en önemli kısmı Orta Asya topraklarından geçiyor. Eski Türk toplumlarıyla eski Çin arasındaki ilişki hep düşmanlık üzerine anlatılır fakat hiç öyle değildir. Hem ticaret, hem kültür, hem sosyal etkileşim anlamında Türklerle Çin arasında çok sıkı ilişkiler bugüne kadar devam etmiş durumda. Dolayısıyla yeni İpek Yolu projesi de bu toplumları yeniden daha dinamik bir ilişki içinde tutacaktır. Sadece ticaret açısından değil, asıl önemli olanın kültürel boyutu olduğunu düşünüyorum. Bugünkü kültürün kaynağı orası.”