Global Times / Jan Oberg

NATO yanlısı savunucular genellikle her ülkenin kendi güvenlik politikasına özgürce karar verme hakkına sahip olduğunu ve NATO’nun genişlemediğini, yalnızca ona katılmak isteyen ülkeleri barındırdığını savunuyorlar.

Elbette egemen devletlerin böyle bir hakkı vardır. Ancak önemli soru şudur: Şu anda NATO üyesi olan 10 eski Varşova Paktı üyesi gerçekte ne kadar özgürce karar verdi? NATO onlara Avrupa-Atlantik entegrasyonu hakkında sözler verdi, güçlerini eğitti, güvenlik sektörü reform çalışmalarını yürüttü, onları Barış için Ortaklık’a, tatbikatlar, toplantılar vb. için davet etti.

NATO ilk ofisini 1994 yılında Ukrayna’nın Kiev kentinde açtı ve 2008’de Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyesi olacağını resmen açıkladı.nBöyle bir kur yapmanın ötesinde, NATO üyeliğine alternatifler neredeyse hiç tartışılmadı -seçenekler ya üyelik ya da yalnızlık ve çaresizlikti. Gerçek bir demokraside, çeşitli senaryoların ana hatları çizilir, ardından adil bir kamuoyu tartışması ve son olarak bir referandum yapılır. Ve böylesine önemli bir bağlayıcı karar için yüzde 75’lik bir “evet” gerekiyor. Bu kriterlerin hiçbiri karşılanmadı. Hiç referandum yapılmadı. Kabaca söylemek gerekirse, NATO büyüleyici, cömert bir timsah gibi davrandı ama bir amaç için.

BATI’NIN OLUMLU BİR VİZYONU YOK

Rusya-Ukrayna ihtilafı, Finlandiya ile İsveç’te, bağlantısız statülerinin kaldırılması ve NATO’ya katılma konusunda yoğun bir tartışma için bir bahane sağladı. Bazıları, tüm güvenlik mimarisinin “artık dışında kalamayacağımızı” ve bu ülkelerin yakında “Ukrayna’nın şimdi olduğu gibi Rusya tarafından yutulacağını” iddia ediyor. Histeri ve duygusallık bu konuda bol. Diğerleri, bağlantısız statünün daha fazla özgürlük ve bağımsızlık sağladığı ve NATO üyeliğinin daha az egemenlik ve bir NATO sürüsünü takip etmek anlamına geldiği görüşünde. Rus ile NATO askerlerinin Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınırda olduğu gibi birbirlerinin gözlerinin içine baktığı sert sınırlar yerine Avrupa’da yumuşak sınırları tercih ediyorlar.

İsveç, ABD/NATO seçeneğinin son 30 yılda nasıl aşamalı olarak geliştiğine dair güzel bir örnek gösteriyor. İsveç, tarafsızlık statüsü, ortak güvenlik, güçlü bir Birleşmiş Milletler (BM), küçük devletlere yönelik büyük zorbalık savaşlarına karşı eleştirel duruş, çatışmalarda aktif ara buluculuk, silahsızlanma ve barış gibi klasik dış ve güvenlik politikasını onlarca yıl önce bıraktı.

Başbakan Olof Palme’nin (1927-86) öldürülmesinden kısa bir süre sonra ülke, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) sadakatini ve NATO üyeliğini tamamlama yolunda ilerlemeye başladı. İlkeli, bağımsız, araştırmaya dayalı bir politika yürütmeye ve daha geniş dünyada önemli bir rol oynamaya yönelik her türlü girişimi terk etti. Bağımsız düşünce ve yaratıcı siyaset ortadan kalktı. Bunun bir nedeni, 1981 yılının Ekim ayında bir sabah aniden Karlskrona Deniz Üssü’ne yakın bir kayanın üzerine oturan ünlü “Whisky-On-The-Rocks” Rus U-137 denizaltısıydı. Doğal olarak bir Rus kazası veya provokasyonu olarak algılandı, ancak son araştırmalar bunun gerçekte İsveç’e Rusya’ya karşı savunmasının zayıf olduğunu ve ABD/NATO yolunun gerekli olduğunu göstermeyi amaçlayan bir ABD-İngiltere Psikolojik Operasyonu olduğunu belgeledi.

AVRUPA İÇİN SEÇENEKLER BİTİYOR

Bugün İsveç güvenlik politikası, NATO iş birliği, askeri sanayi, tatbikat modelleri ve genel dış politikası ABD/NATO ve AB ile tamamen entegredir. Hatta bazıları, “Biz zaten nişanlıyız, neden şimdi evlenmiyoruz?” diyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bu ülkelere hızlı kabul prosedürleri ve güvenlik garantileri ile defalarca kur yapıyor. Bu “evlilik”, büyük olasılıkla, yakında NATO’nun Rusya-Ukrayna çatışmasına karşı -Ukrayna’yı feda etme, Rusya’yı yok etme girişimleri ve medya kaynaklı kamusal histeri- kötü düşünülmüş tepkisinin ardından gerçekleşecek. Ve muhtemelen Fin üyeliğini takip edecek. Çatışma büyük bir NATO güçlendiricisi olarak hizmet etti.

Almanya’nın yüzde 100 yeniden silahlanması, NATO’nun Gayri Safi Milli Hasılası’nın (GSMH) en az yüzde 2’sine yükselmesi, İsveç ve Finlandiya üyeliği yeterli değilmiş gibi, Danimarka yabancı üslere karşı 70 yıllık bir ilkeyi çiğnedi ve yakında kendi topraklarında ABD üslerine sahip olacak. Medyanın, politikacıların ve uzmanların büyük bir çoğunluğu artık güçlü bir şekilde NATO yanlısı -NATO’nun kendi “savunma ve koruması” dışında hiçbir önemli argüman olmaksızın, şüpheciler susturuluyor.

Ortak güvenlik, güven inşa etme ve sivil çatışma çözümüne sahip barışçıl bir Avrupa için son seçenekler kapanıyor. ABD/NATO ve AB, Rusya’yı tüm boyutlarıyla iptal ediyor. Nesiller boyu buz gibi Avrupa’nın bir parçası olmayacak ve NATO muhtemelen Rusya’dan 20 kat daha fazla askeri harcamaya sahip olacak. Militaristlere göre bu, asla yeterli değildir. Rusya’nın NATO’nun kibrine duyduğu meşru öfkeyi tam bir savaşa dönüştürmesi, NATO’ya muhteşem bir hediye oldu. Kendi kışkırtıcı politikalarına yanıt olarak giderek artan militarist politikalarla kalıcı olarak gelişiyor. Düşmansız yaşayamaz. Rusya’dan sonra, belki İran? Çin? Bununla birlikte, Rusya’nın savaşına yönelik tamamen orantısız NATO/AB tepkisi bumerang oluşturacak ve yalnızca Batı’nın düşüşünü ve nihai düşüşünü hızlandıracaktır.

Trajik bir şekilde, Batı’nın artık olumlu bir vizyonu yok ve sadece nefret dolu, çatışmacı bir Soğuk Savaş zihniyetiyle bir arada duruyor. Doğu’da ve Küresel Güney’de daha akıllı, vizyoner ve barışçıl düşünme biçimleri sayesinde insanlığın, tüm kara bulutlara rağmen düşüşünden sağ çıkabilmesi yalnızca umut edilebilir.