CGTN / Federico Fubini

Bağnaz siyasetçilerin bütün Batı’da ortaya çıkışı demokrasinin sonu konusunda kehanetlere yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Donald Trump 2020’de kaybettiği seçimin sonuçlarını değiştirmeye çalıştıktan sonra, 2025’te Beyaz Saray’a dönmek için manevralar yapıyor. Fransa’da iki aşırı sağcı popülist cumhurbaşkanlığı için yarışıyor. İtalya’da, 2023’te genel seçimler yapıldığı zaman aşırı sağcı Lig Partisi’nden Matteo Salvini ve İtalya’nın Kardeşleri Partileri’nden Giorgia Meloni olası başbakan adayları olacak.

ABD’deki sağcı siyasetçiler ve medya çalışanları gibi Salvini, Meloni ve Fransız aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi’nden Marine Le Pen Maciristan Başbakanı Viktor Orbán’a saygılarını bildirdiler. Kendilerine şans verilmesi durumunda Orban tarzı anti bağnazlığı sürdüreceklerini gizlemiyorlar. Gelecek endişeleri geçmişle ilgili en canlı hatıralarımız tarafından şekillendirilir. Anne babalarımızla büyük anne ve babalarımızdan faşizm tehdidini öğrendik. Ve son yıllarda otoriter liderlerin, iktidardayken sadece otokrasiyi inşa etmek ve anayasal norm ile kurumları zayıflatmak için demokratik olarak iktidara geldiklerine şahit olduk. Otokrasiyi inşa etmenin bu “seçimli” modeli böylece güçlü bir tehdit haline gelmiş gibi görünüyor.

DEMOKRASİNİN ÇÜRÜMESİNİN İKİNCİ ANA BELİRTİSİ “MEDYANIN KÖTÜLEŞMESİ”

Ama gerçekten demokrasinin gerilemesinin doğru bir türünden mi endişe duyuyoruz? Aslında, en yakın risk demokrasinin avam yönetimine dönüşmesinde yatıyor. Bu terimi ilk kez, M.Ö. 2. yüzyılda çete yönetimi tanımlamak için Yunanlı tarihçi Polybius kullandı. Avam yönetimi politikacıların, demokratik olmayan yönetişimin suiistimallerini ve baskılarını asla yaşamadıkları için özgürlüklerinin kıymetini bilmeyen seçmenlerin desteğini almak için ucuz hediyeler kullanması ve aldatıcı konuşmalar yapmasının sonucudur. Polybius’un Tarihler kitabında açıkladığı gibi “oligarşik egemenliğin kötülüklerini yaşayıp da hayatta kalanlar, şimdiki hükümet biçiminden çok memnundurlar ve eşitlik ile ifade özgürlüğüne büyük değer verirler. Ama yeni bir nesil ortaya çıkınca ve demokrasi torunların eline düşünce (…) özgürlük ve eşitliğe o kadar alışmış olurlar ki, artık bunlara değer vermezler. (…) Dolayısıyla iktidara susamaya başlayınca ve iktidarı kendi başlarına ya da kendi nitelikleri ile elde edemeyince, insanları mümkün olan her yoldan ayartmaya yönelerek, ellerindekini yıkarlar. Ve (…) demokrasi yürürlükten kaldırılır ve güç ile şiddet yönetimine dönüşür.”

Polybius’dan önce hem Platon hem de Aristo da demokrasinin sürekli değişmeye ve kolayca manipüle edilen kamusal biçimlere dönüşmeye açık olduğunu kabul etmişlerdi. Bizim zamanımızda, buna “popülizm” diyoruz. Bu, demokrasinin bozulmasının bütün suçunu Trump, Le Pen ve Salvini gibi bireysel popülist şahsiyetlere yüklememize izin veriyor. Ama bu politikacılar göçmen korkusunu kışkırtır ve kamuoyunu kutuplaştırırken, bir boşlukta hareket etmiyorlar. Siyasi başarılarını seçmenlere borçlular (ve Trump’ın durumunda, birçok Amerikan muhafazakâr seçkine).

SOSYAL MEDYA KARGAŞASI

21. yüzyıl avam yönetimi kamusal hayatın daha geniş alanlarını etkisi altına alma konusunda klasik popülizmden daha öteye geçiyor. Bu sürecin üç özelliği öne çıkıyor. İlk olarak, ana akım siyasi partilerin, belirsiz siyasi programlar ve yeni liderlerin ortaya çıkma kanallarının daraltılmasıyla içi boşaltıldı. ABD’deki Cumhuriyetçi Parti bunun bir örneğidir. Ama geçen iki başkanlık seçiminde Demokratlar da, zaman yeni kişiler ve taze fikirleri gerektirirken, uzun zamandır mevcut olan güvenilir siyasetçileri yükseltmeye devam etti. İngiltere’de Başbakan Boris Johnson ilk önce Brexit hakkında yalanlar söyleyerek ve ardından Avrupa Birliği’nden ayrılmanın kolay ve faydalı olacağı hayalini besleyerek tarihsel öneme sahip Muhafazakâr Parti’ye hakim oldu. Böyle bir liderin ülkenin geri kalanı salgın karantinası içindeyken partiler düzenleyip partilere katılacak kadar kendisini dokunulmaz hissetmesi şaşırtıcı değil. Durum İtalya’da daha iyi değil, orada da hiçbir ana akım siyasi parti yeni liderler seçecek veya bir siyasi program oluşturacak kadar güvenilir iç demokratik süreçlere sahip değil. Partiler o kadar umutsuz durumdalar ki, 2011-13’te başbakan Mario Monti ve şimdide Başbakan Mario Draghi’nin durumunda olduğu üzere, düzenli biçimde, karmaşık krizi yönetmek için teknokratlara başvurmak zorunda kalıyorlar. Partiler arasında ve partilerin kendi içlerinde yeni bir cumhurbaşkanı seçmek konusunda yaşanan son krizler Roma siyasi sınıfının ne kadar işlevsiz hale geldiğinin yeni bir kanıtı. Partiler, ancak, isteksizliğine rağmen, mevcut Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’yı yeniden seçerek çıkmazdan kurtuldular.

Demokrasinin çürümesinin ikinci ana belirtisi medyanın kötüleşmesi. Medya organları taraflı, kutuplaşmış ve (reyting oranları için duygusallık ve korkuyu kullanarak) içi boşalmış hale geldiklerinde bundan demokrasi de zarar görür. Bir toplum siyasi olarak kutuplaştığında yayıncılar ve editörler nüfusun kendileri gibi düşünen kesimlerini teşvik etmekte ticari bir fırsat görürler. Ateşi harlamak, kışkırtıcılık bir iş modeli haline gelir. Özellikle son yıllarda, önde gelen medya kanalları Trump, Johnson, eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ya da İtalya’nın popülist Beş Yıldız Hareketi’nin kurucusu Beppe Grillo gibi tartışmalı kişiler hakkında gözü kara tutumlar almanın işe yaradığını keşfetti. Kutuplaşmaya bağımlı hale gelen medya kanalları, kısa dönemli siyasi çatışmaların ötesinde kamuoyunun oluşmasına yardım etmek için çok az şey yaparak, kutuplaşmayı besledi. O sırada CBS’in CEO’su olan Leslie Moonves’in Trump’ın 2016’daki başkanlık adaylığı hakkında söylediği gibi, “bu Amerika için iyi olmayabilir ama CBS için çok iyi.”

Üçüncü belirti siyasetçilerin görüşleri ve kararları üzerinde başat belirleyici olarak sosyal medya gevezeliklerinin ortaya çıkışı. Bir gazeteci olarak ben, Twitter bağımlısı olan ve günlerinin önemli bir bölümünü Twitter’da geçiren tanınmış önemli liderleri şahsen tanıyorum. Seçmenleri gerçek dünyada yaşarken, Twitter onların gerçekliği haline geldi. İçi boşalmış partilerin olduğu bir siyasi sistem bu tür baskılara büyük ihtimalle boyun eğecektir. Sistem artan oranda uzun dönemli sorunları ele almayı başaramadığı için, sisteme duyulan güven azalacak ve kamuoyu artan biçimde değişken hale gelecek bu da şimdi aşina olduğumuz gürültü, etkisizlik, ihmalci medya, saldırgan söylem ve dar görüşlü siyasi programlar sarmalıyla sonuçlanacak. Avam yönetiminin formülü budur.