CGTN / Jeffrey Frankel

Mark Twain’ın ünlü sözüdür, “Üç çeşit yalan vardır. Yalanlar, kahrolası yalanlar ve istatistikler.” Covid-19 krizi, Twain’in nükteli ifade ettiği şüphelere çok sık destek verdi.

Veri salgınla mücadelede önemlidir, ancak ülkeler arası karşılaştırmalar yanlış türe çok fazla odaklanmıştır. Bu bazı siyasi liderlerin salgını önemsiz gibi göstermesini teşvik etmiş, muhtemelen milyonlarca kişinin ölümüne katkıda bulunmuştur. 

Uzmanlara ve ana akım medyaya yaygın güvensizlik dikkate alındığında, mümkün olan en bilgilendirici ve güvenilir Covid-19 verilerini vurgulamak önemlidir. En fazla ilgi, ülkelerin resmi kayıtlı enfeksiyonlar ve ölümlerle ilgili verilere yoğunlaşmıştır. Burada ilk istatistiksel öncelik açıktır; kişi başına ifade edebilmek için vakaları ve ölümleri nüfus büyüklüğüne göre bölmek.

Fakat kişi başına göre rapor edildiği zaman bile, resmi toplam genellikle gerçek enfeksiyon ve ölümlerin sayısını büyük ölçüde düşük olarak tahmin etmektedir. Koronavirüs taşıyıcıları, sadece test pozitif çıktığında veya hastaneye kaldırıldığında bulaşmış sayılırken, ölü sayısı sadece ölüm belgelerinde Covid-19 olarak listelenenleri kapsamaktadır.  

Enfeksiyonlar ve ölümlerin eksik sayımının kapsamı tahminleri değişiklik göstermektedir. The Economist’in aşırı ölüm oranı modeli, Covid-19 salgınında şimdiye kadar küresel çapta 7 ila 13 milyon insanın öldüğünü hesaplıyor, bu 3,5 milyon olan mevcut resmi ölü sayısının yaklaşık üç katı demek. Eksik sayım, düşük gelire sahip ülkelerde daha fazla aşırı olma eğilimindedir. Örneğin, Mısır’da, Covid-19 salgınında resmi olarak açıklanan sayının 13 katı fazla ölü sayısı bulunuyor.

Daha zengin OECD ülkelerinde, toplam eksik sayım tahminen yüzde 17 ile daha küçüktür. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD), bu yıl mart ve nisan ayında tahmin edilen farklılık sadece yüzde 7 seviyesindeydi. Buna karşın Temmuz 2020’de ABD’deki enfeksiyonlarla ilgili gerçek sayının profesyonel tahminleri resmi sayıya kıyasla iki ila altı kat daha fazlaydı. 

Covid-19 vakaları ve atfedilen ölümlerin resmi raporlarına odaklanmak yalnızca krizin ciddiyetini hafife almıyor. Örneğin, doktorları, ek hastalıklar (şeker hastalığı gibi) veya komplikasyonları (zatürre gibi) Covid-19 yerine ölümlerin sebebi gibi listelemeye teşvik etmek, siyasetçileri test sayısını azaltmaya ve kötü haberleri bastırmaya yönlendirebilir. 

İSTATİSTİKLER UYGUN ŞEKİLDE ELE ALINMALI

Medya ile kamuoyu, daha bilgilendirici ve siyasi etkiye karşı daha az savunmasız diğer göstergelere daha fazla dikkat etmelidir. Öncelikle, uygulanan bütün testlerin yüzdesi olarak pozitif koronavirüs testlerinin oranı, nispeten bir ülkenin nüfusuna göre oranından çok daha fazla öğreticidir. Hindistan’ın mevcut pozitiflik oranı dörtte bir ile endişe vericidir. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, birkaç ay önce bu göstergeye odaklansaydı, belki virüse karşı erkenden bir zafer ilan edilemeyeceğini bilirdi. Bunun yerine Modi, süper yayıcı kitlesel siyasi mitingler ve dini kutlamalara olanak sağladı. 

Buna karşın ABD’de pozitiflik oranı son zamanlarda yüzde 3’ün altına düştü. Bu muhtemelen Avrupa Birliği (AB) ve diğer birçok ülkeye göre daha yüksek aşılama oranını yansıtıyor. Pozitiflik oranına daha fazla önem vermek hükümetleri test oranlarını artırmaya teşvik ederdi. Bunun yerine, nüfusun yüzdesi olarak doğrulanmış enfeksiyonlara odaklanmak siyasetçileri testleri azaltmak için tehlikeli bir şekilde teşvik etti. Eski ABD Başkanı Donald Trump Mayıs 2020’de, yalan bir şekilde ABD’nin diğer ülkelere göre daha fazla test yaptığını iddia ederek, “Herhangi bir test yapmasaydık, çok az vakamız olurdu.” dedi. 

Trump yalnız değildi. Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, görünüş uğruna testleri sınırlandırdı ve Covid-19 vakaları hızla arttığında testleri gerçekten azalttı. Virüsün ciddiyetini önemsiz gibi göstermeye çalışan diğer liderler arasında Meksika Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Britanya Başbakanı Boris Johnson ve vefat eden Tanzanya Devlet Başkanı John Magufuli vardı.

Eksik sayımı kabul etmek, salgının bizim düşündüğümüzden daha kötü olduğunu anlamaktır. Ancak tarihsel bir bakış açısı uygulamak, istatistikleri uygun şekilde ele almamızı sağlamaya en azından biraz teşvik edici olur. Örneğin, New York Times’ta yakında yayımlanan bir makalede, 2020 yılında ABD’deki ölüm oranlarındaki artışın sadece on yıllardır en kötüsü olmadığı, aynı zamanda tahminen 1918 yılında küresel grip salgınının yol açtığı ölüm sayılarını bile geçtiği iddia edildi. Modern tıp biliminin bütün avantajları ve büyük ekonomik kaynaklarla Amerikalıların 1918 yılıyla karşılaştırıldığında 2020 yılında daha fazla acı çekmiş olmaları şaşırtıcı görünebilirdi. Evet, federal ve eyalet hükümetleri Covid-19 salgınıyla mücadelede daha iyisini yapabilirlerdi. Ancak sonuç İspanyol gribine göre daha kötü değildi. The New York Times’ın makalesi, 1918 ve 2020 yılları arasında fazla ölümlerin karşılaştırılması açıklamasında yanıltıcıydı.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne göre, 2019’dan 2020’ye ABD’de tahmini yaşa dayalı ölüm oranı her 100 bin kişide 715,2’den 828,7’ye yükseldi, ölüm oranında 0,114 puanlık bir artış. Bu salgını yansıtan trajik biçimde büyük bir artıştı. Ancak bunu ölüm oranında yüzde 16’lık bir yükseliş olarak tanımlamak faydalı mı? Karşılaştırıldığında, yaşa dayalı ölüm oranı 1917 yılında her 100 bin kişide 2 bin 276’dan 1918 yılında her 100 bin kişide 2 bin 542’ye yükseldi. Bu, 2020 yılındaki salgında iki katından daha fazla olan yüzde 0,266 puanlık bir artışı temsil ediyor. 1918 yılında ölüm oranında yüzde 12’lik bir artıştan konuşmak ve onu daha az ciddi olarak yorumlamak yanıltıcıdır. 

Konu şudur ki, 2020 yılında ölüm oranındaki artış, yalnızca geçen yüzyılda çok daha fazla düşen diğer ölüm sebepleriyle karşılaştırıldığında 1918 yılındaki yükselişten daha kötü görünüyor. Zamanla ABD’deki ölüm oranı grafiğindeki en çarpıcı durum -hatta 1918 ve 2020’deki olağanüstü sıçrayışlardan daha fazla- 1910 yılından şimdiye kadar diğer türlü kademeli, ancak güçlü aşağı yönlü eğilimdir. 2020 yılında yüzde 0,7’den yüzde 0,8’e korkunç tersine dönüşü bile, halen ölüm oranını daha 2000 yılının altında bıraktı.

Steven Pinker’ın 2018 yılında yayımlanan “Enlightenment Now” adlı kitabı, hepimizin sahip olduğu dünyanın cehenneme gideceği izlenimi için iyi bir ilaçtır. Sağlık, ortalama yaşam süresi, okuryazarlık, kişisel güvenlik ve yoksulluğun azaltılmasına ilişkin verilerin hepsi uzun vadeli olumlu eğilimleri gösteriyor. Bu tür tarihsel ilerlemeler otomatik değildir, ancak Pinker’in savunduğu gibi, “akıl, bilim ve insancılığa” inancı yansıtır. Liderleri sorumlu tutmak da önemlidir. Bunun için, salgının gösterdiği gibi iyi istatistikler çok önemlidir.