CGTN / Keith Lamb

Dünyaca ünlü Japon giyim mağazası Uniqlo’nun arkasındaki zincir işletmeci Fast Retailing’in CEO’su Tadashi Yani, yakın zamanda yaptığı açıklamada, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) “şirketlere bağlılıklarını göstermeye zorlaması” baskısının artmasına rağmen, şirketinin “bu oyunu oynamayacağını” söyledi. ABD ve diğer liberal ülkelerin sermayesinin Çin’den çıkması için eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde başlayan acımasız ABD baskısına rağmen, birçok şirket ihtiyatlı bir şekilde tersini yapıyor. 

Japonya’da yayımlanan Sankei Shimbun gazetesinde yer alan Çin’de faaliyet gösteren 118 Japon firmasıyla ilgili yapılan bir araştırma, şirketlerin Çin’den çıkma gibi bir planı olmadığını gösterdi. Aslında bu şirketlerin yüzde 70’i faaliyetlerini büyütmeyi planlıyor. Dahası ABD-Çin İş Konseyi’nin yıllık araştırması da 2021 yılında ABD şirketlerinin yüzde 87’sinin tedarik zincirlerini Çin’den çıkarmadığını ortaya koydu. 

Sadece Uniqlo gibi perakendeciler değil, büyük teknoloji şirketleri de çekilmedi. Avrupa teknolojisinin gururu Airbus, Çin’de tedarik zinciri ve Ar-Ge araştırmalarını güçlendirerek Çin piyasasında faaliyetlerini tam kapasite sürdürüyor. Daha sonra Tesla birkaç gün önce, ülkenin kuzeybatısındaki Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nde bir yetkili bayi açacağını duyurdu. Açıkçası Elon Musk (Xinjiang’daki ABD perakende satış sermayesinin kalanı gibi) Batı’nın zulüm propagandasına inanmıyor. Altı çizilmesi gereken gerçek, yıllardır gerçek mezalimlerin görüldüğü komşu Afganistan’ın başkenti Kabil’de hiçbir şeyin olmamasının aksine, Xinjiang’ın başkenti Urumçi’de Batılı ve Japon perakende satışlarının bolluğudur. 

ÇİN TÜKETİCİ PİYASASINDAN FAYDALANMA FIRSATI SUNUYOR

Fiili gerçekler ve algı arasındaki bu çelişkiyle birlikte, Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Xie Feng’in, son zamanlarda Batılı firmaları seslerini yükseltmeye ve “ses çıkarmadan servet elde edemeyeceklerini” söyleyerek, ticari konuların siyasallaştırılmasına karşı çıkmaya çağırdı. Bu yüzden dikkat çeken soru, Çin’in yönetim sistemine (kâğıt üzerinde) karşı çıkan ve mezalim propagandası yapan liberal devletlerden çıkan sermayenin niçin Çin’e sahada bu kadar destek verdiğidir. 

Liberal demokrasiler esas olarak sermayenin çıkarlarına hizmet ederken, demokratik cephenin arkasındaki asıl güç uluslararası tekelci sermayedir. Örneğin, medya kıralı ve “iktidar belirleyen” Rupert Murdoch, İngilizce konuşan ülkeler ve ötesindeki piyasayı kontrol ediyor. Avrupa’da bağımsız bir dijital mağazacılık veya medya yok, onun yerine Google, Amazon ve Facebook var. Ardından medya yoluyla savaşları pazarlayan askeri-sanayi kompleks, liberal yönetim üzerinde tehlikeli bir etkiye sahip bulunuyor. 

Beklenildiği gibi, insan hakları propagandası uyduran Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü gibi Çin karşıtı düşünce kuruluşları doğrudan yukarıda bahsedilen çevreler tarafından destekleniyor. Onlar için Çin’in büyümesi onların tekelliğini tehdit ediyor. Örneğin, askeri-sanayi kompleksi işe devem etmek için sadece savaşı teşvik etmemeli, aynı zamanda teknolojik hiyerarşinin en üstünde kalarak onları kazanmaya da çaba göstermelidir. Sonuç olarak, Çin’in, engelsiz bir savaş yapmak için tekel durumlarını yok edecek teknolojiyi geliştirmesini önlemekte çıkarları söz konusudur. Bu, ABD’nin niçin yonga üretimini kendi sınırları içerisine taşımaya hevesli olduğunu açıklıyor. 

Çin bir tehdit değildir, ancak iş gücü ve tüketici piyasasından faydalanma fırsatıdır. Aslında Çin piyasasının rekabetçi gücünün dışında kalmak kesinlikle onların geride kalmasına yol açacaktır. Tadashi Yani’nin kırdığı örtülü sessizlik, tekelci sermayenin liberal perakende sermayeyi baskı altında tuttuğuna işaret ediyor. Avrupalı Airbus’ın gösterdiği gibi bu hiyerarşik bölünme, (perde arkasında) Avrupa sermayesinin ABD’nin egemenliğinden kopma niyetini vurgulayan jeopolitik kırılmalarla daha da karmaşıklaştı. Avrupa’nın (Japonya gibi) ABD liderliğindeki düşmanlıkların ön saflarında yer alacağını düşünmek şaşırtıcı değil. 

MANTIKLI TEK SEÇİM “KAZAN-KAZAN” SEÇENEĞİ

“Hem pastam dursun hem karnım doysun” ifadesi, bir bütün olarak liberal sermaye için mevcut durumu özetliyor. Liberal sermaye rakipsiz kalmak isterken Çin’de aynı oranda kâr elde etmek istiyor. Bu uğurda, liberal sermaye içindeki belirli unsurlar Çin’e kendi yönetim biçimlerini dayatarak Çin’in yükselişini engellemek ya da yeni bir ev sahibini kontrol etmek istiyor. Ancak çelişki şu ki, Çin’i sermaye için öncelikle cazip hale getiren, tekelcilerin disipline edildiği ve rekabetin sağlıklı olduğu yerde Çin’in sosyalizmi ve sosyalist piyasa ekonomisi inşa etmesidir. Ayrıca uzun vadeli sosyalist planlama ve istikrarlı yönetim uzun vadeli iş planlamasına izin verir, eşit gelişme güçleri emsalsiz bir altyapıya yol açar ve eğitim ile yaşam standartlarının iyileşmesiyle nüfusun zenginleşmesi, tüketim gücünün yükselmesiyle birinci sınıf iş gücüne neden oldu. 

Ne yazık ki, liberal sermaye piyasa rekabetinin faydalarından yararlanmasına rağmen, içindeki tekelci unsurlar bu mevcut duruma hoşgörü göstermeyecektir. Fakat onlar da Çin’in büyümesinin bir bütün olarak liberal sermaye için olumlu olduğunu ve doğru bir tavırla olumlu olmaya devam edeceğinin bilincinde olmalıdırlar. 

Bu yüzden esasen Avrupa, ABD ve Japonya’dan çıkan sermaye şimdi Çin ile Küresel Güney’in geri kalanıyla birlikte daha büyük bir pasta yapmayı veya sadece küçük bir pasta pişirip yemeyi isteyip istememeyi seçme konusunda tarihte çok önemli bir an ile karşı karşıya bulunuyor. Bazı olağanüstü olaylar haricinde Çin’in, Küresel Güney’in geri kalanıyla birlikte yükselişinin kaçınılmaz olduğu göz önüne alındığında, eski kazan-kazan seçeneğinin tek mantıklı seçim olduğunu öneriyorum.